30 Ocak 2007 Salı

ABANA'DA KİVİ BAHÇESİ

Önce Abana nerededir ? Nereye bağlıdır ? Kısaca bahsedelim.
Daha sonra Abana'yı ayrı bir yazı olarak geniş bir şekilde tanıtacağım.
Abana Kastamonu'nun şirin bir sahil kasabasıdır.
10-11 yıldır her yaz tatilimizi bu şirin ilçede geçiriyoruz.
Her sahil kasabasında olduğu gibi, Abana'da kışın nüfus 2000-2500 iken,
yazın bu sayı 15.000'e çıkıyormuş.
Evlerin çoğu yazlık. Bazı apartmanlarda kışın kimse oturmuyor.
Yukarıda ki ilk resmi kivi bahçesine giderken çektim.
Tepenin ismi Irıva diye biliyorum ama hastane tepesi dersem Abana'yı bilenler,
nereden bahsettiğimi hemen anlar .
Hep söylenir ya "güneş en güzel bizim orada batar" diye,
bende " Abana'da da güneşin batışı çok güzeldir" diyorum.
Güneşin muhteşem bir kızıl renkle yavaş yavaş denize batmasını seyretmek
gerçekten çok güzeldir.
Yazı gittikçe Abana yazısına dönmeye başladı, biz kivi bahçesine geri dönelim.

Siz hiç dalında kivi gördünüz mü? Ya da kivi bahçesi ?
Bu kiviler eşimin abisinin oğulları Yalçın ve Altan Erdoğan tarafından yetiştirildi.
Bu bahçelerin neredeyse 5 yıllık bir geçmişi var.
Kivi yetiştiriciliği biraz sabır gerektiriyor, mahsule ulaşmanız için en az 3 yıl geçmesi gerekiyor.
O, 3 yılda büyük emeklerle ve masrafla geçiyor.
İlk yıllarda malzeme temini ve kivi yetişriciliğiyle ilgili olarak,
Yalova'yı sık sık ziyaret ettiklerini biliyorum.
Bıkıp usanmadan sık sık sulama yaptıklarını, bahçeyi kivilerin asma gibi sarılabilmesi için metrelerce kablo ip ve beton direklerle donattıklarını biliyorum.
Yalçın ve Altan artık mahsul almaya başladılar, sağolsunlar bizi de unutmuyorlar.
Geçen yıl gönderdikleri kiviler daha ufaktı, Maşaallah gittikçe daha bir gürbüzleşiyorlar.
Kivilerin toplandıkları zaman hemen yenmediğini, bir poşetin içinde ki 9-10 kiviye,1 elma ekleyip,1 hafta bekletince olgunlaştığını biliyor musunuz ?
Kiviniz çok olursa yiyeceğiniz kadarını olgunlaştırıyorsunuz.

Ben bu resimleri bu yaz 1 Ağustos tarihinde çektim, bahçeye çıktığımızda akşam olmak üzereydi.
Bahçenin büyük olanı tepede, küçük olanı da aşağıda.
İkisinin arasında verim farkı var mı bilmiyorum ama kiviler daha olmamışken aynı görünüyorlardı.
Tepedeki bahçenin çok güzel kurt cinsi birde köpeği var, sahipleri dışında kimseyi yaklaştırmıyor.

Birazda kivi hakkında bilgiler verelim;
Bilgiler bu adresten alınmıştır.
Kivi adlı, ülkemizde yeni yeni tanınan ve C vitamini yönünden çok zengin olan,
meyvesini ekim-kasım aylarında bol bol veren Kivi asması, Aktinidyagiller'dendir.
Anayurdu Çin olmasına karşın bu bitkiyi ve meyvesini,
ülkesinin haberci kuşu Kiwi adıyla dünyaya tanıtan Yeni Zelanda'dır.
Kivi asması, yaprağını döken, tırmanıcı ve sarılıcı, 
üzüm asmasına benzeyen, güçlü bir bitkidir.
Ağaçlara ve insan eliyle yapılmış desteklere tırmanarak 5-7 m. kadar boylanabilir.
Ekonomik ömrü 20-30 yıldır.
Ana gövdesi 20 cm'ye kadar kalınlaşabilir.
Genç sürgünleri (dalları), parlak kırmızı renkte tüylerle kaplıdır.
Asma gibi sülük çıkarmayıp yatay uzayan bu sürgünlerin, desteklere dayandırılması gerekir.
20-30 cm. çaplı, kalp biçiminde, üst yüzü parlak ve canlı yeşil renkli, kenarları dişli yaprakları vardır.

Kivi asması, iki evcikli bir bitkidir.
Yaz başında sarımsı beyaz ya da pembemsi renklerde açan ve ayrı ayrı biçimlerdeki dişi ve erkek çiçekleri, ayrı ayrı asmaların üzerinde yer alır.
Sonbaharda olgunlaşan kivi meyveleri 40-100 gr. ağırlıkta, oval biçimli, 4-7,5 cm. uzunlukta ve 3-4,5 cm. kalınlıkta, yeşilimsi kahverengi, üzeri kolayca silinip çıkabilen kahverengi tüylerle kaplıdır.
Meyvenin eti zümrüt yeşili ya da kahverengi, sulu, yumuşak dokulu, hoş kokulu ve tatlıdır.

BESİN DEĞERLERİ
100 gr. taze kivi meyvesinin besin değerleri şöyle sıralanabilir:
66 kalori; 17.5 gr. karbonhidrat; 0,79 gr. protein; 0,07 gr. yağ; 0
kolesterol; 0,45 gr. lif; 64 mgr. fosfor; 0,51 mgr. demir; 16 mgr.
kalsiyum; 226 mgr. potasyum: 30 mgr.
magnezyum: 175 IU A vitamini: 100-400 mgr. C vitamini: 0,02 mgr.
B1 vitamini; 0,05 mgr. B2 vitamini; 0,50 mgr. B3 vitamini.
SAĞLIĞIMIZA YARARLARI
Yukarıda sayılan değerlerden görüleceği gibi kivi, 
çeşitli maddeler yönünden zengin bir besindir. 
Üstelik;
* C vitamini yönünden çok zengin olduğu için 1/3 adet kivi yenilmesi
bedenin günlük C vitamini gereksinimini karşılar.
* Kivinin, zengin C vitamini ve türlü enzimler içermesi nedeniyle
insan bedenini gençleştirdiği bilim adamlarınca ileri sürülmektedir.

Bu bilgilerde http://www.caykur.gov.tr adresinden alınmıştır.
Kivi Meyvesinin Gıda Değeri
Kivi meyvesinin genel olarak dört şekilde değerlendirilmektedir.
Bunlar; dondurulma, konserveleme, suyunu çıkarma,
meyve suyu exstraksiyonu ve taze olarak tüketilmedir.
Buların yanında gıda sanayiinde, pasta, tatlı ve
içki yapımında da kullanılmaktadır.
Kivi meyve bileşimimdeki en önemli ve dikkat çekici unsur: 
C vitamini içeriğidir.
C vitamini, kivi meyvesine değer katan ve
aranan bir meyve olmasını sağlayan etmenlerin başında gelmektedir.
Meyveye göre değişmekle birlikte, kivi meyvesinin 100 gramında ortalama 100–400mg C vitamini bulunur.
Meyvede bulunan C vitamini oranı, cevre koşullarına gelişme ve
olgunlaşma durumuna, hatta meyvenin bitkide bulunduğu yere göre değişmektedir.

Bunlarda kivi bahçesinin bir kenarında yer alan sebzeler.
Şehirde doğup-büyüdüyseniz, sebzeyi ve meyvayı sadece tezgahlarda gördüyseniz, bu görüntüler insana mucize gibi geliyor.











Bir iki yıl önce görümcemin tarlasında dolaşıyorduk, görümcem maydanoza benzeyen bitkilerin yanına gitti.
Ben salata için maydanoz toplayacağız zannettim, ablam bitkinin toprağa yakın kısmından bir tutam tutup, bir çekti " Aaaa havuç çıktı" diye bağırmışım.
Hiç havucu dikili olarak görmemiştim.
Arada anlatıp, gülüyoruz.


Bu karpuz sanırım Abana'da bir ilk,
iklim şartları yüzünden hiç Abana'da karpuz yetiştiren duymadım.
Karpuzların tarlada ki halide çok güzeldi,
sanki birisi bahçeye gelişi güzel karpuzları bırakmış gibiydiler.
  


  



Son söz;
Yemek tarifleri verdiğim blogum Muhterem'le Afiyetle de kivi ile hazırladığım tariflerimi görebilirsiniz.
Kivi ile yapabileceğiniz tarifler burada

Yeni bir gezide görüşmek üzere.....

23 Ocak 2007 Salı

RUMELİ KAVAĞI ve BOĞAZ

Evlilik yıldönümümüzün olduğu 9 ocak günü,eşim

"Levent'te biraz işim var,

beraber gidelim dolaşmış oluruz"dedi.

Tabi ki ben bu fikre balıklama atladım,

ilk işim fotoğraf makinamı çantama yerleştirmek oldu.

Levent'te işimiz çabuk bitti,havada güzel olduğu için eve gitmek istemedik.

Eve gideceğimize yüreğimizin götürdüğü yere gittik ve

kendimizi Rumelikavağı'nda bulduk.

Semte girer girmez balık lokantalarının elemanları arabanın önüne atlayıp,

müşteri kapmaya çalışıyor.

Sağolsun eşim balık yiyemediğimi bildiği için

balık lokantasına gitmedik.

Levent'ten yola çıktık ve İstinye'den itibaren sahilden gittik.

İlk resimleri Kalender'den çektim.

Hava açık ve güneşli olduğu için resimler pırıl pırıl çıktı.

Saat ilerleyip te birde sis çıkınca sonda ki resimler puslu çıktı.

İstanbul'da Boğaziçi'nde dolaşıpta,

Orhan Veli Kanık anılmadan geçilir mi ?

Geçilmez.

İşte Orhan Veli Kanık'ın yazdığı,

Şekip Ayhan Özışık'ın Hicaz makamında bestelediği harika dizeler;


İstanbul'da Boğaziçi'nde
Bir garip Orhan Veli'yim
Veli'nin oğluyum
Tarifsiz kederler içindeyim

Urumeli Hisarı'na oturmuşum
Oturmuşta bir türkü tutturmuşum

İstanbul'un mermer taşları
Başıma da konuyor martı kuşları
Gözlerimden boşanır hicran yaşları
Edalım...
Senin yüzünden bu halim.

İstanbul'un orta yeri sinema
Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama
El konuşurmuş, görüşürmüş bana ne

Sevdalım...
Boynuna vebalim

İstanbul da, Boğaziçi’ndeyim
Bir garip Orhan Veliyim

Yazan:Ümit Yaşar Oğuzcan
İstanbul

Evin içinde bir oda, odada İstanbul
Odanın içinde bir ayna, aynada İstanbul
Adam sigarasını yaktı, bir İstanbul dumanı
Kadın çantasını açtı, çantada İstanbul
Çocuk bir olta atmıştı denize, gördüm
Çekmeğe başladı, oltada İstanbul
Bu ne biçim su, bu nasıl şehir
Şişede İstanbul, masada İstanbul
Yürüsek yürüyor, dursak duruyor, şaşırdık
Bir yanda o, bir yanda ben, ortada İstanbul
İnsan bir kere sevmeye görsün, anladım
Nereye gidersen git, orada İstanbul.

Altta ki resimde ki oltaları görünce,

Ümit Yaşar Oğuzcan'ın İstanbul şiiri tam yerini buldu.

Hey gidi Tarabya Oteli hey!

Nerde o güzelim endamın,

nerde eski Türk filmlerinde ki ihtişamlı duruşun.

Siz bakmayın resimde güzel göründüğüne,

yakınına gittiğinizde tadilata girip her tarafı kırıldığı için,

tam bir harabeyle karşılaşıyorsunuz.

Neredeyse binanın sadece iskeleti kalmış,

anlaşılan tam bir tadilattan geçecek.

Tarabya Otelini de geçtikten sonra yavaş yavaş ortalık ıssızlaşmaya başlıyor.

Karşıda ki bölge askeri bölge olduğu için,yapılaşma yok!

İyiki de Askeri bölgeymiş,yoksa şimdiye kadar çoktan binalar dikilip,betonlaşmıştı.

Kıyı boyunca ilerledikçe İstanbul'da olduğunuza inanamıyorsunuz.

Ortalık ıssız ve sakin.

Tabi bu yazdıklarım kış aylarında ve hafta içi geçerli.

Yaz aylarında,hele hafta sonu trafikte bile ilerlemenizin imkanı yok.

Bu resmin çekildiği civarda Telli Baba Türbesi var.

İstanbul'da ki gelinlerin düğün günü gitmeden duramadıkları

meşhur Telli Baba Türbesi.

Türbe hakkında Sarıyer Belediyesinin sitesinde çok ilginç bilgiler var.

İlçede Telli Tabyanın üst tarafından yola yakın yerde

Telli Baba adıyla anılan bir yatır ve türbesi vardır.

Buradaki mezar yıllarca önce Hacı Nimet Abla

(Özden, piyango bileti bayii) tarafından onarılarak türbe haline getirildi.

Aslında mezarda;

Türk balıkçıya âşık olan bir Rum rahibe kızın bulunduğu

öteden beri söylencesi yaygındır.

Rahibe kız Rumelikavağı'ndaki manastırdan deniz yolu ile kaçarken,

kayığının batması üzerine boğularak ölmüş,

cesedi bu mevkide kıyıya vurmuş ve bulunduğu yerin

az yukarısında gömülmüş, mezarı üzerine de gelin teli konulmuş!

Fakat zamanla söylenceler değişikliğe uğramış ve

"Telli Gelin" "Telli Baba" olup çıkmış!

Bir başka iddia ise Telli Tabya'da bekçilik yapan bir ermişin

ölmesi üzerine buraya gömülmüş olması nedeniyle "Telli Baba" denildiğidir.

Ve Rumeli Kavağına giriş yapıyoruz.

Yaz aylarında Boğaz turuna katıldığımızda denizden gittiğimiz gürezgahı,

bu sefer karadan ve Avrupa yakasından gitmiş olduk.

Rumeli kavağı vapur iskelesi ;

Şehir hatları işletmesinin Avrupa yakasındaki son iskelesi.
Rumelikavağı'nda ki resimler hep deniz kıyısından oldu.

Deniz varken insanın gözü başka bir şeyi görmüyor.

Rumelikavağı'nın nerde olduğu ile ilgili küçük bir kaç bilgi;

Rumelikavağı, Sarıyer ilçesinin deniz sahilinde yer alan

bir yerleşim bölgesi olup Yenimahalle,

Maden, Zekeriyaköy ve Garipçe Köyünden sınır alır.

Taksim'e 22, Eminönü'ne 27 km uzaklıktadır.

Rumelikavağı,İstanbul Boğazı'nın en kuzeyinde,

Sarıyer ilçesine bağlı,balığı,midyesi ve inciri ile meşhur bir semttir.

Sahilde, Rumelifeneri ve Sarıyer arasında kalır.

Karşıda gördüğünüz yer,Anadolu Kavağı.

Boğaz turuna çıktığınız zaman vapurun en son durduğu ve mola verdiği yer.

Tepede görünen kalenin ismi Yoros Kalesi.

Yoros Kalesi,1190 yılında Cenevizli'ler tarafından yapılmış,

daha sonra Bizans ve Osmanlıların eline geçmiş.

Sahilden Yoros Kalesine çıkmak mümkünmüş ama

en az yarım saat yokuş yukarıya yürümeniz gerekiyormuş.

Çıktığınızda sizi bekleyen manzara buna değiyormuş.

Yoros Kalesinden Karadeniz'den Boğaza giriş yapan gemileri seyredebiliyormuşsunuz.

Burasıda Boğazın Karadeniz'e açıldığı yer,

sık geçen gemileri sahilden izleyebilirsiniz.

Altta ki bilgi wowturkey.com sitesinden alınmıştır.

RUMELİKAVAĞI'NA NASIL GİDİLİR?
Boğaziçi'nin kuzey ucundaki bu köye ulaşmak için;
İETT'nin 4.Levend Metro aktarma istasyonundan her

30-40 dakikada bir kalkan "25A" hat numaralı "4.Levend-Rumelikavağı"

otobüslerine binilebilir

(seferler, gün boyunca karşılıklı olarak 27'şer defa gerçekleştirilir).

Şehirhatlarının 18:20'de Eminönü "1" numaralı Boğaz iskelesinden yapılan

"Eminönü-Boğaziçi-Sarıyer-Rumelikavağı-Anadolukavağı" seferi ile

ulaşılabilinir (Rumelikavağı'na; 19.55'de ulaşır).
Şehirhatlarının gün içinde 10:35 ve 13:35'de gerçekleştirdiği ve

Eminönü "1" numaralı Boğaz iskelesinden yapılan

"Eminönü-Beşiktaş-Boğaziçi-Sarıyer-Rumelikavağı-Anadolukavağı"

ÖZEL GEZİ seferi ile ulaşılabilinir (Bu seferler, sırasıyla;

11:55 ve 14:55'de Rumalikavağı iskelesine varırlar).

Dönüş saatleri de; 154:10 ve 17:10 olup,

sırasıyla; 16:30 ve 18:30'da Eminönü'nde gezi tamamlanır.
Şehirhatlarının; "Anadolukavağı-Rumelikavağı-Sarıyer"

arasında gün boyunca gerçekleştirdiği 7 ring seferiyle Anadolu yakasından,

10 dakika içinde geçiş yapılabilinir.

Sahil olurda martı olmaz mı?

Oldukça fazla martı var ve sahilde olduğunuzu çığlıklarıyla size hiç unutturmuyorlar.

Altta ki resimleri çektiğim yerin adı:Havantepe.

Sahilde dolaşıp,yemek yedikten sonra dönüş yolunda keşfe çıkalım dedik ve

kendimizi bu muhteşem manzaranın olduğu yerde Havantepe'de bulduk.

Sahilden epeyce yukarıda ve bayaa yokuşu olan bir yoldan çıkıyorsunuz.

Biz arabayla çıktık ama akşam alışverişini yapan yada bir yerden dönen

ev hanımlarını ve semt sakinlerini,o yokuşları çıkıyorken

gördükçe benim nefesim kesildi.

Bu muhteşem manzaranın bedelide bu yokuşlar olsa gerek.

Havantepe'de çektiğim resimler biraz puslu.

Öğlen saatlerinde hava daha açıktı deniz net ve pırıl pırıldı.

Biz yukarıya çıkıncaya kadar İstanbul'un havasıda değişip,

ortalığı sis kapladı.

Manzaranın en ilginç tarafı,bugüne kadar İstanbul'un sülietini gösteren

çok resim gördüm ama bu açıdan hiç görmemiştim.

Biraz dikkatli bakarsanız altta ki resimde Şişli,Maslak ve

Levent'teki gökdelenleri görebilirsiniz.

Bu şiirde tam buraya uygun ,

tepeye çıkar çıkmaz aklınızdan bu dizeler geçiyor.


Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiç bir yer
Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre bedel

Nice revnaklı şehirler görünür dünyada
Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan
Yaşamıştır derim, en hoş ve uzun rüyada
Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende kalan...

Sana dün bir tepeden baktım aziz istanbul...

Şiir;Yahya Kemal Beyatlı

Beste:Münir Nurettin Selçuk

Havanın bu kadar puslu ve sisli olmadığı bir günde

mutlaka çekim yapılması gereken bir yer; Havantepe.

Yine bir video görüntümüz var,

martıların çığlıklarına ve ortamın ıssızlığına dikkat!


Yeni bir gezide görüşmek üzere....

Blogcu'da ki yorumlar;

10 Yorum

12 Ocak 2007 Cuma

GÜLHANE PARKI

Gülhane Parkı
Bugün İstanbul'un en eski parkına Gülhane Parkı'na bir gezi yapacağız.
Resimlerin çekim tarihi 15 Ağustos 2006.
Park bugünlerde resimlerdeki gibi cıvıl cıvıl değil, tam bir Sonbahar havası var .
Gülhane Parkı çocukluğumun vazgeçilmez gezi ve piknik yeriydi.
Babam Almanya'dan izine geldiği zaman mutlaka Gülhane Parkı'na gezmeye ve pikniğe giderdik.
Sultanahmet'i ve Ayasofya'yı ziyaret edip, Gülhane parkına inerdik ve piknik yapardık.
O zamanlar parkın içinde, 1955 yılında açılan, hayvanlarının içler acısı durumda olduğu bir hayvanat bahçesi de vardı.
Daha sonra hangi akla hizmet edildiyse o tarihi güzelim Gülhane parkı bir panayır yerine döndü.
İçinde koca bir lunapark, sayısız satış çadırı, bir o kadar da yeme içme bölümleri olan, kalabalık ve curcunanın olduğu bir panayır.
Hele halk konserlerinin olduğu günlerde tam bir izdiham ve kargaşa oluyordu.
Neyse ki bu yanlıştan döndüler ve 2-3 yıl önce parkı bakıma alıp, önce hayvanat bahçesini ve panayırı andıran her şeyi kaldırdılar.
Hayvanat bahçesinde ki hayvanları merak ediyorsanız, onlar Ankara'da ki Atatürk Orman Çiftliğine gitmişler.
Parka adım attığınız anda şehrin gürültü ve kargaşası dışarıda kalıyor, kuş seslerinin ve ağaçların arasında dolaşırken şehrin tam göbeğinde üstelik Eminönü'nde olduğunuzu tamamen unutuyorsunuz.

Gülhane Parkı
Gülhane Parkı Hakkında Ansiklopedik Bilgiler;

Gülhane parkı, İstanbul'un en eski parklarından biridir. 
Sarayburnu, Topkapı Sarayı ve Çizme Kapısı arasında bulunan hafif eğimli alanda yer almaktadır. 
Gülhane diye anılmasının sebebi, içinde Topkapı Sarayı'nın gül bahçeleri olduğundandır.
Bizans döneminde askeri depoların ve
kışlaların bulunduğu Gülhane'ye daha sonra Mangana Sarayı yapılmıştır. 
Aynı zamanda bu çevrede Hagios Georgies Manastırı ve Panagia Hodegetria Ayazması'nın bulunması nedeniyle bu bölge kutsal sayılırdı. 
İstanbul'un Osmanlılar tarafından fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed Sarayburnu'nu surlarla çevirerek Çinili Köşk'ü yaptırdı. 
Burada güreş, cirit gibi eğlence ve gösteriler yapılırdı. 
Yapılan önemli gösterilerin anısına Gülhane'ye birçok nişantaşı dikildi.
III. Murad için Sadrazam Sinan Paşa buraya ünlü İncili Köşk'ü yaptırdı. 
Gülhane'deki bahçelerin ve sarayların temizliği için Bostancı Ocağı'ndan Gülhane Ocağı denen bir bölük ayrılmıştır.

İstanbul'da ilk ciddi imar çalışmaların yapıldığı 1776 yılında Fransız Kauffer'e yaptırılan imar kapsamına Gülhane'de alındı ancak uygulamaya geçilemedi.

1839 tarihinde Tanzimat Fermanı'nın Gülhane'de okunmasından dolayı, bu fermana; Gülhane Hattı Humayunu da denir.
II. Abdulhamid 1880'ler de ilk büyük müzenin burada yapılmasına izin verdi. 
Müze-i Humayun'un yapılması sırasında bahçe düzenlemesi yapıldı ve müzeyle birlikte halka açıldı.
Atatürk, 24 Kasım 1928'de Gülhane'de düzenlenen törende "Başöğretmen" sanını alarak Latin harflerini halka tanıttı ve burada ilk dersini verdi.


Gülhane Parkı

RİVAYETE GÖRE;
Komünist partisinin toplantılarının yasaklanması üzerine, komünistler de gizlice toplantılarını sürdürmek için Gülhane parkına piknik yaparmış gibi gitmeye başlarlar ve toplantıları da bir ceviz ağacının altında yaparlar.


Nazım bunun üzerine bir şiir yazar "ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında, ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında"
Cem Karaca da bu şiiri besteledi, şarkı olarak belki bir yerlerden kulağınıza çalınmıştır.


BEN BİR CEVİZ AĞACIYIM, GÜLHANE PARKINDA
Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz,
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkı'nda,
Budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkı'nda.

Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril,
Koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil.
Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin eli
m var.
Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul'a.
Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım.
Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul'u.
Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkı'n
da.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.
Nazım Hikmet


Gülhane Parkı
Bir parka gittiğiniz zaman ne yapmak istersiniz?
Eminim pek çok kişi soruyu "şehir hayatında mahrum kaldığımız çimenlere oturmak" diye cevapladı.
Bu aralar Gülhane parkında ki çimenlere ne yazık ki yaklaşamıyorsunuz, oturmaya kalkanları bekçiler kibarca! uyarıyor, çimenlerde oturanlar kaldırılıyor, bekçiler gidiyor haydi hop herkes yine çimenlerde.
En rağbet gören çimenlik ise boğazı gören çay bahçesinin önünde ki çimenlik.
Çay bahçesine para vermek istemeyen yada veremeyenlerin 1 numaralı tercihi orada ki çimenler. 
Bu arada;
Gülhane parkının yeni düzenlemesi sırasında üst taraflara kapalı çardak tarzı, gözlerden uzak bölümler yapılmış.
İyi mi yapılmış? HAYIR!
Neden diye soracak olursanız, gözlerden uzak olduğunu fırsat bilen gençler tarafından o çardaklar suistimal ediliyor.
Bu yüzden aileler üst tarafta ki çardaklara pek çıkmıyorlar.
Eskiden oralarda piknik masaları vardı, aileler rahat rahat hafta sonu piknik yapardı. 

Gülhane Parkı Set Üstü Çay Bahçesi
Gelelim muhteşem manzarasıyla meşhur aile çay bahçesine.
Yukarıda ki resme bakıp hepsinin tabureli olduğunu zannetmeyin, üst tarafta ki çay bahçesi sandalyeli.
Yıllardır gidip gelirim, hiç bardakla çay verildiğini görmedim.
Tek kişi de olsanız 8 kişide ona uygun bakır bir çaydanlıkla, kişi sayısına uygun bardak ile çay veriliyor.
Çayınızı kendiniz doldurup içiyorsunuz.
Çaydanlıkların sapı da demir olduğu için elinizi yakmasın diye verilen el bezleri ise her zaman tertemiz, bembeyaz.
Set Üstü Çay Bahçesi hakkında hazırladığım yazı BURADA

kız kulesi

Çay bahçesinin en büyük özelliği tabi ki manzarası, manzara yüzünden herkes ön tarafta ki masalarda oturmak istiyor.
Yazın hele hafta sonu bu oldukça zor oluyor.
Önler boşaldıkça arkadakiler hemen ön masaya geçiyorlar.
Havanın en sıcak olduğu günlerde bile gitseniz, her zaman püfür püfür esen bir rüzgar var.
İstanbul'un yaz sıcağında rüzgar bulmak büyük bir nimet.

Gülhane Parkı Set Üstü Çay Bahçesi Manzarası
 Set üstü çay bahçesinin manzarası.

Gülhane Parkı Set Üstü Çay Bahçesi Manzarası
Manzaraya gelirsek;
Sağ tarafınızda Marmara'ya açılan gemiler, Adalar, karşıda Haydarpaşa Limanı, Selimiye Kışlası,


Boğaziçi
Sol tarafınızda;
Boğaz Köprüsü, Kız Kulesi, Kuleli askeri lisesi,
Önünüzde;
Sirkeci tren garına gidip gelen trenler, surlar ve muhteşem Boğaz.


Boğaziçi
Boğazdan çok lüks gezi gemileri de geçiyor, ağır tonajlı yük gemileri de, hepsi önünüzden geçip Marmara'ya veya Karadeniz'e doğru yol alıyorlar.


Boğaziçi
  

Son olarak bir video kaydımız var.
Ağustos ayında ki rüzgara dikkatinizi çekerim.


Yeni bir gezi yazısında görüşmek üzere...